Günümüzden çok uzak bir gelecekte geçen film insanoğlunun Distopik sonlarından birini ele alıyor.

Özgür toplumlarda oyunun adı bilgidir. Eğer yetersizseniz bu oyunu kazanamazsınız.

Terry Gilliam'ın Brazil'i, beton apartman bloklarını, inişli çıkışlı hava kanallarını ve gri yakalı bürokratların sıraladığı evrak yığınında çalışan bir şehri gösteriyor. Bilgi çağının bu distopik dünyası, Apple gibi şirketler tarafından vaat edilen ve Brazil gibi yüzyıl ortası ütopik şehir planlama projelerinin somutlaştırdığı steril, faydalı ve verimli geleceğin tam tersidir. Bu kurgusal şehirde düzen, işlev bozukluğu ile birlikte var olur. Asansörlerin kendi zihinleri vardır, klima sistemleri başarısız olur, sınırsız güce sahip hükümet kendi vatandaşlarını yargısız bir şekilde hapseder ve işkenceye uğratır.

Brazil, başından itibaren izleyicinin beklentileri ve bakış açıları ile oynar. Film, bulutlarla dolu mavi gökyüzünün görüntüsü ile açılıyor. Ekrandaki alt başlık saatin 08:49 olduğunu belirtiyor ve 20. yüzyılda herhangi bir yer. Bu başlıklar, filmin daha geniş anlatımını, yapısını karakterize eden çelişkileri ve uç noktaları böylelikle belirler. Saat (08:49) kesin ancak yer belirtilmemiş; "20. yüzyılda bir yer" ifadesi, zaman ve mekan arasındaki bağlantıyı vurgulamaktadır. Yirminci yüzyıl sadece geçici bir dönem değil; aynı zamanda tasvir edilmesi, keşfedilmesi ve filme çekilmesi gereken bir yer. Bu ilk sahne, kameranın karartılmış şehre doğu ilerlemesiyle sona erer.

Şüphe, güveni getirir.

Filmin kahramanı Sam Lowrey, bu baskıcı ve yasaklayıcı şehirde yaşıyor. Sam; Bilgi Bakanlığı'nın belge bölümünde üst pozisyona sahip patronuna evrak işleri konusunda yardımcı olduğu, hükümet zanlısı Jill Layton olarak beliren gizemli sarışının hayalini kurduğu ve gerçek dünyadan uzak olduğu için büroda hep yardımcı konumundadır.

Brazil, distopya kentinin merkezini oluşturan diğer filmlerin -yirminci yüzyıl bilim kurgu filmlerinin- alt türünün en belirgin parçası. Bu soyun bir parçasını oluşturan diğer filmler Fritz Lang'ın "Metropolis"i, Stanley Kubrick'in "Otomatik Portakal"ı ve Ridley Scott'ın "Bıçak Sırtı"dır. Bu dört filmin yapım tasarımı, kentin anıtsal ölçeğini ve vatandaşlarının küçücük boyutunu ve gücünü vurgular. Bununla birlikte, anlatı ve yapım tasarımı açısından Metropolis, Brazil ile aynı genlere sahiptir. Her ikisi de dikey şehirleri tasvir eder ve gücü, anıtsal ve kendi kendine yeten yapılara bağlar. Metropolis'teki Yeni Babil Kulesi ve Brazil'deki Bilgi Bakanlığı Merkezi, sırasıyla kapitalizmin ve devletin gücünü yansıtan binaları empoze eder. Ve Metropolis'in, Brazil'deki ütopik Ebedi Bahçeleri'ne fiziksel bir eşdeğeri bulunmamakla birlikte, her iki film de kentsel seçimleri ile şaşkın olan bir kahramanı canlandırıyor ve ezilenlere yardım etme çabalarında kenti işlevli kılmanın korkunç insani maliyetini başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. 1985 yılı için döneminin bir hayli ötesinde çekilen Brazil, distopik filmlerin en önemlilerinin başında geliyor.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları